Window to the World

Window to the World

13 Kasım 2016 Pazar

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig

 

 

"Sana, beni asla tanımamış olan sana".

 
Kitabı okurken sadece insanın farklı psikolojik yanlarını tanımakla, iredelemekle kalmıyor insan.
Duygudan duyguya da sürükleniyor.
Önce çok kızdım. Neden karşılığı olmayan bir aşk için ömrünü verdin diye.
Sonra üzüldüm. Bir insan bu kadar yalnız bırakılır mı hayatta diye.
Fakat sonra hak verdim, kitapta ismi belli olmayan kadına.
Neden mi?
Çünkü o karşısındaki adamı o kadar iyi tanımıştı ki, bu aşkın bir karşılığı olmayacağını; olsa olsa
ancak bir acıma duygusuyla karşılık bulacağını anlamıştı.Bunu istemiyordu. Yani kendisini de çok iyi tanıyordu.
Hayatında ne istediğini çok iyi biliyordu. Ve yine kendi seçimiyle hayatını aşkına adadı. Karşılıksız bile olsa.
Kitap 1920'li yıllarda yazılmış. Bu gün bile kaç kadın kendi tercih ettiği bir hayatı
yaşıyor/yaşayabiliyor.

“… Fakat sen kimsin ki benim için ?
Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden,
bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için ?”


".. Bekledim, bekledim, seni kaderimi beklercesine bekledim."

16 Ekim 2016 Pazar

Budala / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Dostoyevski'nin bireyden topluma uzanan harikulade ruhsal çözümlemeleri ve psikolojik tahlilleriyle büyüleyen, unutulmaz eseri.

Yazarın deyişiyle "Niyetim bütünüyle güzel bir insanı anlatmaktır."


Kitaptan birkaç alıntı:

" Prens Mışkin:
- Eskiden de çok cinayet işlendiğini, hem de böyle korkunç cinayetlerin işlendiğini ben de biliyorum. Geçenlerde cezaevlerini dolaştım, birkaç mahkûmla, sanıkla tanışma fırsatım oldu. Hatta onlarca insanı öldürmüş ve hiç pişmanlık duymayan çok daha korkunç katillerle tanışma fırsatım da oldu. Bakın bu arada neyi keşfettim: en azılı, en acımasız katil bile suçlu olduğunu biliyor, yani hiç pişmanlık duymasa da, kötü bir şey yaptığını vicdanında kabul ediyor. Ve hepsi böyledir. Oysa, Yevgeniy Pavloviç'in bahsettiği katiller kendilerini suçlu bile kabul etmezler, buna hakları olduğunu, hatta iyi bir şey yaptıklarını düşünürler. Aşağı yukarı durum böyledir. Bana sorarsanız, korkunç fark buradadır işte. Unutmayın ki, bunu yapanlar gençlerdir, yani çarpık düşüncelere kolayca kendilerini kaptırabilecek yaşta olan gençler...

Prens ş. artık gülmüyor, hayretle dinliyordu prensi. Uzun süredir bir şey söyleme niyetinde olan Aleksandra İvanovna, aklına çok değişik bir şey gelmiş gibi susuyordu. Yevgeniy Pavloviç ise prense büyük bir şaşkınlık içerisinde bakıyordu. Ama şimdi bakışlarında en ufak bir alaycı tavır yoktu."


"Din! sonsuz yaşamı kabul ediyorum, belki her zaman da kabul ettim. Varsın, yüce gücün iradesiyle bilinç tutuşmuş olsun, varsın dünyaya bakıp "ben varım" desin bilinç, varsın yazgısı bu güçle yok olmak olsun. Hepsini kabul ediyorum, ama yine de her zamanki o soru geliyor aklıma: tüm bunlarda benim tevazuma ne gerek var? Beni yediği için kendisine övgüler dizmemi beklemeden yiyemiyor mu beni? İki hafta beklemek istemediğim için orada birileri gücenir mi acaba? (burada ölümlü hastanın intiharından bahsediyor) buna inanmıyorum; evrenin ahengi, bir takım artı-eksi hesapları, bazı kontrastlar gibi nedenlerle benim, bir atomun değersiz yaşamına ihtiyaç duyulduğuna inanmak çok daha makul geliyor. Tıpkı diğerlerinin yaşamını sürdürmesi için hergün pek çok varlığın kurban edilmesi gibi. olsun varsın! Kabul ediyorum, başka türlü, yani kalıcı olarak birbirini yemeden dünya düzeni kurulması olanaksızdır belki; hatta bu düzenden bir şey anlamadığımı bile kabul edebilirim. Ama bana "ben varım" deme bilinci verildiğini kesin olarak biliyorsam, dünya düzeninin hatalı kurulmasından ve başka türlü varlığını sürdüremeyecek oluşundan bana ne? Hâl böyle iken, kim ne için yargılayabilir beni? Siz ne derseniz deyin, bütün bunlar olanaksızdır, haksızdır.
Bu arada, çok istememe karşın, gelecekteki yaşamın da, cennetin de olmadığını hiçbir zaman düşünmedim. Daha doğrusu, evet, hepsi var bunların. Ama, bizler gelecekteki yaşamdan da, onun yasalarından da bir şey anlayamıyoruz. Peki ama bunu anlamak da bu denli zor, hatta olanaksızsa, benim için ulaşılmaz, anlaşılmaz olan için nasıl sorumlu tutulabilirim? Evet, onlar da, elbette onlarla birlikte prens de boyun eğmek gerektiğini, düşünmeden, yalnızca ahlâklı olmak için boyun eğmek gerektiğini, uysallığım sayesinde öteki dünyada kesinlikle ödüllendirileceğimi söylüyorlar. Onu anlayamadığımız için kendi kavramlarımızı ona yakıştırarak Tanrı'yı aşırı derecede küçümsüyoruz. Ama tekrar söylüyorum, onu anlamak olanaksızsa, insanın anlamasına izin verilmemiş şeylerle ilgili sorulara insanın cevap vermesi oldukça zordur. Öyleyse kaderin gerçek iradesini, yasalarını anlayamadıysam, beni nasıl yargılayacaklar? Neyse, din konusunu kapatalım."

 

"Özelliklerine, kişiliklerine dair şeylerin bir çırpıda tam olarak anlatılması zor insanlar vardır. Toplumların gerçekten de büyük çoğunluğunu oluşturan bu insanlara genellikle "çoğunluk" denir, "sıradan" denir. Yazarlar romanlarında, öykülerinde çoğu zaman toplumda belirgin özellikleri olan tipleri ele almaya ve onları sanat değeri olacak bir biçimde anlatmaya çalışır. Değişik özellikleri olan bu çeşit tiplere toplumda pek sık rastlanmaz ama, bunlar aslında gerçeğin kendisinden de gerçektir.

Hatta kimi zaman bu daha akıllı ve özgün insanlardan kimileri sadece dürüst değil, iyi yürekli de olurlar. Ailelerinin kaderi onlara bağlıdır, çalışarak sadece ailelerinin değil başkalarının bile geçimini sağlamaktadırlar. Peki ama neye yarar bu? Yaşamlarının sonuna dek huzur bulamazlar! İnsan olarak sorumluluklarını çok iyi yerine getirdikleri düşüncesi teselli etmez onları. Tersine, sinirlerini bozar; "işte bunun için uğraştım durdum bir ömür boyu... bu bağladı elimi kolumu... bu engel oldu barutu bulmama! Bu olmasaydı ya barutu bulurdum ya da amerika'yı keşfederdim. Aslında ne olduğunu şu an kestiremiyorum ama muhakkak birşey bulurdum." Bu bayların en karakteristik özelliği de neyi bulmaları gerektiğini, barutu mu bulmaları gerektiğini yoksa Amerika'yı mı keşfedeceklerini ömürleri boyunca bir türlü bilememeleridir. Ama hiç kuşku yok ki, buluş yapma uğruna çekecekleri özlem de, acı da Kolomb ile Galileo'nunkinden aşağı kalmaz."


Böyle bir dünyada dürüst olmak “budala” olmaktır.

25 Eylül 2016 Pazar

Yalnızız / Peyami Safa

Bir analiz uzmanının dikkatiyle akıl yürütme becerisi, uzman bir psikoluğun bilgisiyle insanın ruh derinliklerine inmesi, insanı pek çok yönüyle tahlil etmesi, uslübuyla ve daha bir çok konudaki bilgisiyle beni kendine hayran bıraktı Peyami Safa.


Özellikle de hayat hikayesini bir kez daha okuduktan sonra, öğrenmenin ne okulla ne de yaşla ilgi olmadığını bir kez daha anladım.


"İş hayatından daha büyük mektep, tecrübeden daha büyük ders, ihtiyaçtan daha büyük mürebbi,tecessüsten daha büyük öğretmen, muvaffakiyetten daha büyük diploma olur mu?"


"Birçok hastalıkların sebebini hastanın vücudundan evvel hayatında aramak lazımdır. Yani hastalık, çok defa kaderin aksiliklerine karşı ruhun ve onun peşinden vücudun isyanıdır."


"Tecrubeden sonraki idrak evvelkinden çok daha pahalıdır..."


"Bizim ebedi kalmaya namzet tarafımız, herkese, her şeye, her zamana, her mekana şamil ve Allah'a bağlı olan bu "şuurüstü"ruh bölgemizdir. Onu geliştirdiğimiz nisbette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz. Her şeyle, herkesle, her zaman ve her mekanla, nihayet Allah'la beraber-bir seviyede değil, birlikte- oluruz."


Yazarın dediği gibi:"Basit bir dünyada değiliz..."


10 Eylül 2016 Cumartesi

Siddhartha / Hermann Hesse

Düşünen, "gerçeğin" peşinde olanlar için arayış hiç bitmiyor. Ta ki bulana kadar.
Peki ararken, belli bir odak noktamız olduğu için burnumuzun dibindekileri görmüyor olabilirmiyiz.
Aradığımız, kafa yorduğumuz, uğrunda uykusuz geceler geçirdiğimiz, kurbanlar verdiğimiz,ibadetler yaptığımız, dualar ettiğimiz O'nu  nasıl bulacağız? Nerede bulacağız?
O'nu bize kim anlatacak? Anlatılanların doğruluğunu kim doğrulayacak?
Doğru ya da yanlış yapmanın sorumluluğunu üzerine kim alacak?

Siddhartha daha genç bir delikanlı iken inandıkları üzerine sorgulamalar yapar ve bu arayışın neticesinde birkaç yıl fakir,gezgin ve sefil bir hayat yaşar; oruç tutar, meditasyon yapar, düşünür.
Bunlar onu bedenen ve zihnen çok güçlendirir, ancak aradığını bulamamıştır.
 

Yolu Budha ile kesişir, onun da öğrencileri arasına katılmaz ve bilge kişiye der ki:

"Ben'den kurtulmaya çalışırız biz Samanalar, ey ulu kişi. Öğrencilerinden biri olsam, korkarım kendi Ben'im sadece görünürde, sadece yalancıktan sükun bulup esenliğe kavuşacak, oysa gerçekte yaşamını sürdürüp büyüyecek giderek,çünkü o zaman öğretiyi, senin peşine takılmamı, sana duyacağım sevgiyi, keşişler topluluğunu kendi Ben'im yapmış olacağım."

Tekrar bilinmez yollara düşer ve sorgulama devam eder. Sorguların neticesinde, aslında bu dünyada en iyi tanıması gereken kişiyi en az tanıdığını farkeder: kendini. Bir çok sorusuna cevap bulup aydınlanmışken yolculuğu boyunca karşılaştıkları onu dünya hayatının lezzetlerine ve aldatmacasına çeker. Ve bu uzun yıllar devam eder.
Kendinden nefret eder hale gelmiştir. Artık düşünmez ve iç sesini bile duyamaz haldedir.
Bahçesinde oturur, uzun uzun düşünür bunu. Karar verir ve herşeyi habersizce terk edip yine yollara düşer.

Yorgun ve umutsuz uyuya kaldığı yerde öyle bir huzur bulur ki kayıkçı Vasudeva'nın yanında Irmak kenarında kalır;
Yazgıyla savaşı bırakır. Irmak ona zamanla herşeyi öğretir:
Hayatın da bir ırmak gibi akıp gittiğini, sabrı, sevmeyi, dinlemeyi, empatiyi, kibrin gözü kör ettiğini,açgözlülükten arınmak gerektiğini,huzuru, zamansızlığı, dualiteyi,herşeyin bir bütünün parçası olduğunu...

Varlığından sonradan haberdar olduğu oğluyla verdiği sınavda öğrenir ki:
"Sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu."


Herman Hesse 1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış olan bu kitabında, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler.

7 Eylül 2016 Çarşamba

Denemeler / Montaigne

"Denemeler" Kendini Tanı düsturunun bütün bir ömre uygulanmasıdır. Montaigne'e göre insan düşüncesi sistemleri kırarak gelişir, çünkü hiçbir sistem hayatı ve insanı bütün zenginliğiyle kucaklayamaz.

"Erdemli olmayı göze al; bu yola gir;
İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda bir ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Irmak hiç durmadan akıp gidecektir" der Horatius.

"Hekiminiz uykuyu, şarabı ve eti sizin için zararlı görüyorsa üzülmeyin; ben size onun gibi düşünmeyen bir başka hekim bulurum."(Sağlık üstüne)

Montaigne şehir hayatından kaçmış ve denemeleri keyif için yazmıştır. Düşünmüş, sorgulamış, içe yolculuk ve özeleştiri yapmış, kendini tanıyıp anlatırken aslında insanlığı anlatmış ve okuyucuyu da bu sorgulamayı yapmaya itmiş & itmeye devam ediyor.

"Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada. General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam cezası."(Vicdan Üzerine)

16 Ağustos 2016 Salı

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git / Susanna Tamaro


"Oh Şiva, nedir senin gerçeğin?
Bu hayret verici evren de ne?
Tohumu yapan ne?
Evrenin tekerleğini kim çeviriyor?
Biçimlerin özünü saran
bu biçimler ötesi yaşam da ne?
Mekanın ve zamanın ötesinde
adların ve huyların dünyasına
nasıl gireriz derinlemesine ?
Aydınlat benim kuşkularımı..."





Sorgulayan arıyordur, aradığını bulur; ulaşamasa da sorgulamayana göre daha yakındır aradığına... en azından bunun çabasındadır.

Bir süredir kitaplığımdan ayrılamıyorum. Eskiden (15-20 yıl önce) okuduklarımı tekrar okuyorum.
Susanna Tamaro, Olga'nın içine öyle bir projektör, öyle bir mercek tutmuş ki ben tutabilirmiyim bilmiyorum. Yürek ister.

"Çok uzun yaşadım ve pek çok kişi yitirdiğim için artık biliyorum ki yokluklarıyla değil de - onlarla bizim aramızda -
söylenemeden kalan sözler yüzünden keder verirler asıl."

"Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misin? Yaşamın değişmez olduğunu sanmak, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar
gideceğini düşünmektir. Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir. Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir
durumda umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgar hızıyla herşey değişir, altüst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini
yeni bir yaşantının içinde bulursun."

"Yanlışlık yapmak doğaldır, ama bunlardan ders çıkarmadan ilerlemek bir yaşamın anlamını yitirmesine yol açar."

""Yalnızca acı insanı geliştirir,"diyordu,"ama acıya göğüs göğüse germelisiniz, kaçmaya çalışan ya da ağlayıp sızlanan kaybetmeye
mahkumdur.Mükemmel olduğunu söyleyene güvenmeyin," diyordu, "yanıtların cebinde hazır olduğunu söyleyenlere inanmayın,
yalnızca yüreğinizin sesine kulak verin.""

Sen yüreğinin sesini dinledin mi? Ne diyor?

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Semerkant / Amin Maalouf

 

Kitabı 2012-2013 yıllarında okumuştum. Geçen gün kitaplıktan çıkarıp sadece şairin bir rubai'sine bakıp yerine koymaktı niyetim. Fakat Hayyam beni uzun bir yolculuğa sürükledi tekrar. Yaşadığı dönemde de şimdi de genellikle dinsiz şair diye tanınır; lakin matematik, astronomi ve felsefede insanlığa uluslararası üne sahip eserler kazandırmış. Aynı zamanda siyasi bir deha olan Nizamülmülk ve Haşhaşiler tarikatının kurucusu olan Hasan Sabbah ile aynı dönemde yaşamış ve etkileşimde bulunmuştur. Amin Maalouf bir toplumbilimci ve gazeteci olması nedeniyle dönemin olaylarını da roman tadında çok güzel aktarmış. Aşkı, siyaseti, tarihi, bir çok konuyu sade bir dille anlatmış. 

 

 

"Hiç, hiç bir şey bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar
Şu cahillere bak, dünyaya egemen onlar.
Onlardan değilsen eğer, sana kafir derler
Onlara aldırma Hayyam, yoluna devam et."

 

Ömer Hayyam:
"- Ben, imanı yargı korkusu, duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaratılışın güzelliğine hayran kalırım, Yaradan'ın en büyük, en güzel eseri olan insana, bilgiye açlık duyan beynine, sevgiye susamış olan yüreğine, duyularına hayranlık duyarım."

 

Semerkant Elyazması'ndan bir alıntı:

"Üç arkadaş, İran'ın yüksek yaylalarında geziniyordu.Karşılarına bir pars çıktı. Yeryüzünün en vahşi yaratığı idi.

Pars üç adama uzun uzun baktı ve onlara doğru koşmaya başladı.

Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlü olanıydı. Haykırdı:
"Bu yörelerin efendisi benim, bana ait toprakları bir hayvanın altüst etmesine asla izin vermem."
Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine saldı.Köpekler parsı ısırdılar, ama bu onu daha güçlü kıldı. İki köpeği de öldürdü
ve sahiplerine saldırdı, karnını deşti."
Nizamülmülk'ün kısmetine düşen buydu.

İkincisi kendi kendine:
"Ben bir bilim adamıyım, herkes beni sayar, neden kaderimi bir parsla köpeklere terk edeyim? dedi,
arkasını dönerek savaşın sonucunu beklemeden kaçıp gitti. O günden beri bir mağaradan diğerine, bir kulübeden diğerine,
pars onu izliyor inancı ile dolaşıp duruyor.
Ömer Hayyam'ın kısmetine düşen buydu.

Üçüncüsü bir iman adamıydı. Parsa ellerini açarak yaklaştı, gözleri hükmediyor, ağzı laf yapıyordu:
"Bu topraklara hoş geldin.Arkadaşlarım benden zengindi,onları soydun; benden gururluydu,başlarını eğdirdin."dedi.
Hayvan dinliyordu.Büyülenmiş, yola gelmiş gibiydi.Üçüncü adam onu evcilleştirmeyi becerdi.O günden sonra
hiçbir pars ona yaklaşamadı, insanlar da uzak durdu.
Hasan Sabbah, yerüzündeki vahşeti evcilleştirmeyi herkesten iyi becermiştir.

29 Mayıs 2016 Pazar

Yasak Sevişmek / Attila İlhan

Attila İlhan bu şiir kitabı ve özellikle /yasak sevişmek / şiiri ile ilgili olarak:

"Kitaba adını veren bu şiir de benim birçok şiirlerim gibi dışarıdan bakınca rasgele bir sevda şiirir görünüşündedir, ama yine bir çok şiirlerim gibi kabuğunun altında ilginç bir toplumsallık saklar."

ve devam eder:

“kitabın adı yasak sevişmek, şiirin adı da öyle,söz konusu olan da gizli saklı bir sevişmek öyle mi? bu şiirin kökleri taa 1940’lara uzanıyor; gençlik bilmem ne örgütü vardı, önüne geleni sansaryan hanı’na topladılar, bu arada beni de! hasan basri diye bir öğretmen varmış, bu işlerle ilgiliymiş, tanımam görmem, ele geçirememişler, sonunda karısının ardına takılmışlar; adamcağız karısını seviyor, görmeden de edememiş, bu da yakalanmasına sebep olmuş! sonra hasan basri kendini sansaryan hanı’nın üst katından atıp öldürdü, dehşetli etkilemişti beni bu olay. yıllarca içimde ağrıdı durdu, günün birinde, yasak sevişmek oldu çıktı ortaya, eğer bu duyguculuksa, ben duygucuyum arkadaş…”

Çeviri Şiirler / Orhan Veli


"Şiir tercümesinin adamakıllı güç, hatta çok kere imkansız bir şey olduğunu hatırdan çıkarmamak lazım. Burada sadece mütercim olarak konuşmuyorum. Kendim de şiir yazdım. Bir şiirin ancak bir defa söylenebileceğini kendi tecrubelerimle biliyorum." - demiş kendi çeviri kitabında Orhan Veli ve gerçekten de çok doğru bir tespitte bulunmuş.



Sondan Başa / Aziz Nesin

Aziz Nesin; mizahı, sanatçıyı ve sanatını şu şekilde tanımlamaktadır:

   "...Mizah deyince halk yararına işlevi olan görevci mizahı anladığımı baştan söylemeliyim...Beni mizah yazarlığına iten etken, o günkü ortamın koşullarıydı. Kısaca şunu söyleyeyim; genellikle yoksunluk ve yoksulluk, yaşamından gelen bir kızgınlık, öfke, bir hınç alma biçimidir mizah...Her zorluk, her
acı çeken ille de mizahçı olmaz elbet, ama bu ağır koşullar kişinin mizahçı yeteneğini geliştirir...Mizahçının yetişmesi için gerekli bireysel koşuldan da anlaşılacağı üzere, mizah, bir yıkıcılıktır. Mizahçı kırgınlıklarını, nefretini, kinini, öfkesini, hıncını, bilinçli bir biçimde gerçekten yıkılması gereken hedefe yöneltebilir ve mizah silahını halk yararına kullanabilirse, bir olumlu yıkıcı olur...Sınıfsal bilinci olan her yazar, ister istemez güdümlü olduğunu, kendi kendini güdümlediğini bilir.Sınıfsal bilince sahip bir yazarı, bir sanatçıyı güdümlü kılmak hiçbir politikacının hiçbir yönetmenin haddi değildir... Sanatın işlevi?...Bu konuda başkalarınınkine uymayan düşünceler içindeyim...Sanatçının kendini, kendi sınıfıyla özdeşleştirmesi koşuluyla, sanatın işlevi, sanatçının kendini dışlaması, varlaması, ortaya koyması demektir. Sınıfıyla özdeşleşmiş olduğundan, kendini anlatırken sınıfını anlatmış olur."

 

Anıt

Karşı gelme büyüklerine karşı taş kesilirsin

Bak nasıl yığdılar üstümüze taş betonu

Seni bana öldürttüler

Beni de sana

Bizi bize kırdırtıp

Hepimizin adına

Adımız ki Bilinmeyen Asker 

O çok iyi bilinenler

Üstümüze bu anıtı diktiler

Sakın sormayın yarattığımız tarihi bize

Altından kalkıp da veremeyelim diye yanıt

Üstümüze dikilmiş bu görkemli anıt

Bizi taş yapıp susturdular

Ölümsüz olduk artık

( Vakıf - 29 Ekim 1981)


Bütün Şiirleri / Cahit Külebi

Şiir Yöntemim

 Kimse yazmamı istemedi.
Beş yaşımda kendim başladım.
Bu yüzden düşkünlüğüm yok.
Ayda yılda bir anımsarım.
 
Saçılır kır çiçekleri
Ağzımı açtığım zaman.
Sonra birleşir üçü beşi
Birer gümüşten mızrak olur
Gökyüzüne doğru atılan.
 
En çok yurdumdan söz ettim
Doğayla insanla içli dışlı.
Sevinçler, acılar, özlemler...
Hepsi de çatal dişli.
 
İlk ustam oldu benim halk
Belleğimde akıp giden ırmak...
Köylü diliyle türkü çağırdım
Onlarla gülüp ağlayarak.
 
İkinci ustamsa doğa
Şiirlerimde alın terim.
Bozkır türküsüyle doldu ciğerlerim.
Taşları düzleyen rüzgâr gibi
 
Doğayla yontuldu dizelerim.
Üçüncü ustamdı kadınlar.
Tekdüze yaşantıya.
Kaynar dururlar semaver gibi.
 
Onlar öğretti bana sevgiyi.
Gözleri çıra gibi yanar,
Ak badem olur tenleri,
Güvercin kanadına benzer elleri.
Eritip yüreğimde sevgiyi, acıyı özlemi
 
Kurşun döker gibi döktüm tası.
Her biri bir başka biçim aldı.
Oyunlarda şeytanların aynası.
İşte doğrusu sözgelimi
Dokuyup yol üstüne attıklarım
Birer küçük köylü kilimi.
 
Kendisini ve şiirlerini en doğru, en akıcı, en şiirsel ve en güzel yine kendisi anlatmış.  

 

Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine / Cezmi Ersöz

Sen Aslında Çok Eski Bir Şeye Aşıksın


künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerimi
ölürsem beni seninle ararlar şimdi

bak, incelirken zehirleniyorsun yavaş yavaş
beni yanaşma ruhum boğuyor geceleri

ölürsem beni seninle ararlar şimdi

yüreğim paslı bir sarnıç
gözyaşlarının demi hala avuçlarımda

sesleniyorsun sevdaların kilitlendiği manastırlardan
yaşamak güçlü olmak değildir her zaman

künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerini
ölürsem beni seninle ararlar şimdi. (s.25)

 


İki Kişiye Bir Dünya / Sahibibni Arayan Mektuplar / Ümit Yaşar

Yirmidördüncü Mektup


"Renklerin, kokuların, seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak, harikulade bir şey olurdu belki... Ama sen de unutmasaydın. Beni unutmadığını, sevdiğini bilsem her şeye katlanırdım. Unutamamanın biriktirdiği o dayanılmaz acılar, unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir, kaybolurdu." (s.193)

Çile / Necip Fazıl Kısakürek

"Şairliğim on iki yaşımda başladı. 

Bahanesi tuhaftır: 

Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

- Senin dedi: şair olmanı ne kadar isterdim!

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:

- Şair olacağım!

Ve oldum." der Necip Fazıl.

Bu Memleket Bizim / Şiirleri*1 / Nazım Hikmet

"Bu kitabın yazarı yüreğini, kafasını, kalemini, boydan boya ömrünü halkına vermiş olmakla övünen sıradan bir Türk şairidir. Öte yandan bu şair, adı ,coğrafyası, ırkı, milliyeti ne olursa olsun, milli bağımsızlık, sosyal adalet,barış için döbüşen her halkın bu uğurlardaki savaşlarını şiirlerinde övmüştür. Onların zaferlerini öz halkının zaferleri, yenilgilerini öz halkının yenilgileri, sevinçlerini, acılarını öz halkının sevinci, acısı bilmiştir. Bu kitapta bu acılardan, bu sevinçlerden, bu yenilgilerden, bu zaferlerden yankılar da var.

 

Bu kitap, bir yandan da, bir tek insanın başından gelip geçenlerin hikayesifdir: sevdalarının, yaşayış ve ölüm karşısındaki davranışlarının, korkularının, hastalıklarının, umutlarının, bahtiyarlıklarının, inançlarının hikayesi."

27 Mayıs 2016 Cuma

Sırça Köşk/Sabahattin Ali

Yine Sabahattin Ali, yine müthiş bir gözlem ve sade anlatım. Bütün öyküleri hem hayattan kareler hem de ayrı ayrı dersler.

 

Beyaz Bir Gemi

Tevfik bakışlarını bir denize, bir arkadaşlarına kaydırarakçabuk adımlar atıyor,nefsine küfür üstüne küfür yağdırıyordu."Ne vardı liraları önüne gelene gösterecek? Sen İngiliz lirası görmedinde onlar pek mi gördüler sanki? İşte hiçbirisi kaç paralık banknot olduğunu bilemedi, sen sırrını meydana vurduğunla kaldın..."(s.23)


Katil Osman

"Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür." (s.34)


Böbrek

"Yok doktor" dedi, "beni bu halimle sokağa atamazsın.gayrı sattırıp parasını getirtecek bağ, bahçe kalmadı ama, gene de beni bu halimle sokağa atamazsın." ...

Bir gün Profesör Osman, o zorla gülen yüzüyle odaya girdi, sonra Avni Akbulut'a dönerek:

"Hastalığın bu safhası talebe için çok enteresandır, sizi yakın fakülte hastanesine kaldıracağız!" dedi. (s.51)


Bahtiyar Köpek

"Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" (s.59)


Cankurtaran

"Doktor Bey" dedi, "harmanım yüzüstü kaldı, evim perişan oldu. Sen bizim karıyı veriyon mu, vermiyon mu?"

"Söyledim ya kardeşim, parayı getirmeden veremem!"

"Al öyleyse senin olsun. Köyde karı yok değil a! Hayrını gör!"

Kapıyı vurduğu gibi çıktı.İki adım ötede, duvarın dibine sinmiş bekleyen Asiye'yi görmeden merdivenlerden indi gitti. (s.91)


Sırça Köşk

"Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter." 

5 Mayıs 2016 Perşembe

Gülün Adı /Umberto Eco


"Efendimizin kılıcıydık biz; hepinizi daha çabuk öldürebilmek için suçsuzları da öldürmek zorundaydık. 

Daha iyi bir dünya istiyorduk; herkes için barış, sevgi ve mutluluk dünyası. 

Sizin açgözlülükle yürüttüğünüz savaşı öldürmek istiyorduk; 

adaleti ve mutluluğu sağlamak için biraz kan dökmek zorunda kaldık diye bizi niçin kınıyorsunuz?"

 
Yazar ortaçağ uzmanı aynı zamanda. O dönemi anlatıyor kitabında, fakat bu günü de net olarak görüyorsunuz.

7 Ocak 2016 Perşembe

İçimizdeki Şeytan / Sabahattin Ali

İnsanın kendine karşı samimiyet ve dürüstlükle birlikte iç sorgulamasının önemini, toplumun kişiler üzerindeki etkisini o kadar sade bir dille, fakat vurucu ifadelerle anlatmış ki Sabbahattin Ali; bir kez daha uslübuna, insanı bu kadar derinlemesine analiz edip anlamasına ve anlatabilmesine vuruldum.


"Hiçbiri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrubelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır. Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyuna birbirine uymaz sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlaksız derken diğeri iyi huylu der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir. Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlakı, hülasa herşeyiyle bir bütün olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar ayrı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir."

 

"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum; mudaafasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu...İçimizde şeytan yok...İçimizde aciz var...Tembellik var...İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...Hiç bir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati mechul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz."


"Zekanı mirasyedi gibi harcıyorsun!"

2 Ocak 2016 Cumartesi

Pi / Azra Kohen

"Fi" ve "Çi" den uzun bir aradan sonra "Pi" yi de bitirdim. Özge'de gençliğimi, Bilge'de bilgisizliğimi gördüm. Hayatın farklı dönemlerinde üzerinde düşündüğüm bir çok fikri, farkettiğim bir çok gerçeği başkalarının da hissedip görüyor olması; rahatsızlık duyup değiştirmek istemesi, farkındalık yaratmak adına harekete geçmiş, çabada olması çok güzel, umut verici. Herkesin bu bilince, farkındalığa ulaşıp harekete geçmesi dünyayı da değiştirecektir. Teşekkürler Azra!

 

"İnsanlık,
aradığını asla bulamayacağı yerlerde, arayışta kaybolmuştu. Her bar, hayatının aşkını arayanlarla doluydu, bulabilecekleri tek şey kimliksizliğin rehberliğinde samimiyetin sömürüldüğü ilişkilerdi,
aynı makyajı çıkınca kendisi olamayan bir kadın gibi."

 

“Bir düşünceyi iki zıt ucuyla düşünebiliyorsun ve tüm zıtlıklarını hesaplayabiliyorsun ancak o zaman gerçekten anlayabilirsin. Fikrin bir ucunda durmak sadece dengeyi bozar, o fikri öldürür. Fanatiklerin sorunu da budur, öldürürcesine inandıkları fikre sadakatleriyle ihanet ederler aslında. Ortada durmayı beceremiyorsan fikri öldürürsün. Peki nasıl ortada durmayı öğreneceğiz ?! Nasıl o incecik, belli belirsiz çizginin üstünde, dengede, cambazlar gibi durup inandığımız her şeye hakkını vereceğiz? Hatalar yaparak! Çünkü en yanlışı anlamadan en doğruya ulaşamazsın. Ama biz yanlış yapmaktan korkuttuğumuz nesiller yetiştirdik. Korkaklık içinde kendini geç kalmış hissedip hareketsizleşen, vazgeçmiş nesillere dönüştüler. Sonra senin neslin geldi.”

 

“Hiçbir zaman düşüncede hazıra konma Bilge! Başkasının oluşturduğu düşünceyi onaylamak, için değil, kendimizinkini oluşturmak için buradayız. Anlatılanla değil yaşadıklarınla, araştırdıklarınla anla hayatı. Diğerlerinin felsefesine değil, yaşamın bilimine odaklan ve kendi felsefesini çıkar. Evreni, varoluşu izle, izledikçe nasıl da her şeyin birbirine sımsıkı bağlı olduğunu, makrodan mikroya ya da mikrodan makroya her şeyin aynı etkiye tabi olduğunu anlayacaksın. Anlamak İçin emek ver...”